29 Mayıs 2011 Pazar

KADIN GÜÇLÜ BİR KARAKTERE SAHİPTİR



Müslüman kadınların bir başka özelliği de, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. (Maide Suresi, 54) Kuran ahlakınını yaşamayan kadınlarda görülebilen zayıflıklara hiçbir zaman kapılmazlar. Bir kimsenin yersiz bir sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, karamsarlık gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını ! yaşar ve Allah'a teslim olurlar. (Nisa Suresi, 49)

Allah Kuran ayetleri ile insana doğruyu ve yanlışı tüm detaylarıyla bildirmiştir. Müslüman kadının ölçüsü Kuran ahlakıdır. Eğer Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakı gösterdiği için çevresindeki bazı insanlar tarafından kınanıyorsa, bu tam tersine onun bu yöndeki şevkini, iradesini ve isteğini daha da güçlendirir. Allah'ın rızasını kazanabilmesi onun için, insanların hoşnutluğunun ve düşüncelerinin çok üzerindedir. Çünkü insanı asıl olarak değerli kılan Allah Katındaki konumudur. Bunu belirleyen de onun Kuran ahlakına uygun hareket edip etmediğidir. Bu nedenle mümin kadınlar insanların ne dediğine ya da çoğunluğun kanaatine göre değil, Kuran ahlakına göre bir kişilik geliştirirler. Tek başlarına kalsalar dahi çoğunluğa uymaz, Kuran ahlakına uygun bir tavır gösterirler. Bediüzzaman Said Nursi de sözlerinde bu konuya dikkat çekmiş, Allah'ın rızasına uygun hareket ettikten sonra insanların rızasının hiçbir önemi olmayacağını şöyle ifade etmiştir:

BİLMEDİKLERİMİZ:)


Türk erkeklerin yüzde 65'i ana kuzusudur. Evlenene kadar tüm bakımlı kadınlar onlar için güzeldir. Taa ki evlenmeyi düşündükleri andan itibaren ailelerinin onayını almadan hareket etmezler.
ÇOK FARKLI YARATIKLARDIR.EN ÜST KENDİNERİNİ ZANNEDERLER

- Kolay elde ettikleri kızla evlenmeyi düşünmezler. Evlenenlerin sayısı da azınlıktadır..

- Erkekler aşırı derecede zorlandıkları kızların peşine fazla koşmazlar. Kolay elde ettikleri kadını da çabuk bırakırlar.

- Flört ettikleri kızları kıskanmazlar, evlendiklerinde ise eşini dünyanın en çirkin kadını dahi olsa aşırı derecede kıskanırlar.

- Eşlerini aldatan erkeklerin sayısı aldatmayanlara göre fazladır. Lakin aldatan erkek yakalanana kadar eşini aldattığını söylemez. Yakalandıktan sonra da eşinden af diler. Bir kere aldatan erkek ikinci kez aldatmaya meyillidir.

Yapılmasını istemediğiniz bir şeyi, baskı yaparsanız mutlaka o belirtilen şeyi yapar. O yüzden erkeklere fazla baskı yapılmaz, ama yapmaması gereken şeylerin de hatırlatılması gerekir. Aksi takdirde istemeyerekte olsa yapabilirler.

- Erkekler kadınlara oranla, duyguları ve hisleriyle daha çok hareket ederler. O nedenledir ki kavgaları en çok erkekler yaparlar.



Türk erkeğinin yüzde 90'ı aldatılmayı hazmedemez. Aldatıldığını anladığı kişiyi hemen bırakır. Evliyse bu durum aldatan kişi için bedeli ağır da olabilir.



- Evli Türk erkeği, üç tiptir. evcimen, dışa dönük ve iş kolik.

- Erkeklerin çoğunluğu evlendikten sonra eşlerine gerçek karakterlerini gösterirler.

- Erkekler vücutları konusunda kadınlar kadar hassastırlar. Onun vücudu hakkında bir şey söyleseniz, ya size cevap verir veya sizin kötü yanlarınızı ön plana atıp kendilerini tatmin ederler.

-Erkekler hastalandıklarında çocuk gibi ilgi beklerler. Bunu yapmazsanız da bir çocuk gibi size küserler.

-Erkekler de kadınlar kadar çocuklarına düşkündürler ve eşlerinden çocuk isterler. Eğer eşleri çocuk yapmayı esirgerlerse, mutlaka bir şekilde yüze vururlar.

-Erkekler eşlerini işleri yapılmadığı zaman annesiyle kıyaslarlar. Ona ne kadar dağınık olduğunu söylediğinizde; "Hep annem yapardı" diye size cevap verecektir.

- Erkekler düşünce yoğunluğu yaşadıkları yer tuvaletlerdir. O da düşünmeye en çok vakit buldukları yer olduğu için.

- Erkeklerin geneli evde nasıl dağınıklarsa, tuvalet ve banyo kullanımında da aynıdırlar.

Onları tatmin edebilmek için, her şeyden vazgeçmek zorunda kalabilirsiniz, çünkü çoğu zaman ellerindekiyle yetinmezler.



- Bir erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer. Yemek onlar için önemlidir.

- Modern erkekler kadından iyi yemek yapmaktan daha fazla şeyler beklerler.

- Erkekler aşık olamaz, onlar için seks her zaman aşktan önce gelir. Yüzde 10'u gerçek aşık olurlar, diğerleri ise elde edene kadar aşkları sürer

- Erkekler için önemli olan kadınların dış güzelliğidir. Bakımsız kadınlara prim vermezler.

- Erkeklerin çoğu kadınların dış güzelliğinden etkilenir ama seksapel ve çekicilik çok daha ön planda gelir. Her kadın dikkatli davranırsa istediği erkeğin ilgisini çekebilir.

- Güçlü erkekler yaşadıkları olumsuzluklardan şikayet etmez.. Şayet eşine güveniyorsa her konuda şikayetini yapar ve içini döker. Dışarıya karşı da güçlü görünmeye devam eder.

-Erkekler kadınlar gibi sık roman okumazlar.

-Erkekler de kadınlar gibi sekste ve başka konularda eşleri tarafından övülmekten

Hangi erkekle evlenilmez?

- Evliliği kabus gibi gördüğünü sürekli yenileyen biriyse.

- Eğitimi lise düzeyinde kalmışsa. Kültürel yaşamı zayıfsa.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

BAK BİTİYOR ZAMAN


Bize bağlı olmayan ve kendisinin her yönüyle bizi sınırladığı “zaman”, pek öyle önemsenmeyecek gibi değil. Her canlıda ol­duğu gibi insanoğlunun da başlangıçtan iti­baren buna, yani dünyaya gelebilmek için bile belli bir zamana ihtiyacı vardır. Dokuz ay beklenecektir. Yürüme, konuşma, okula başlama, bir iş başına gelme hep belli za­manlardan sonra olmaktadır: Bunların ya­nında günümüz insanının hayatı, büyük nisbette bizzat kendisinin en iyi şekilde geliş­tirdiği icatlarından biri ve zaman ölçüsü olan “saat” tarafından ayarlanmıştır. Belirli bir zamanda evimizi terk etmemiz gerekir ve günün geri kalan kısmı, bölüm ve zama­na tren tarifesi kadar kesin olarak ayrılmış vaziyettedir. İnsanın günlük yaşama düzeni­ni değiştirmesi, tren tarifesinde büyük za­man değişikliklerine sebebiyet verecek ve tarifeyi değiştirecek nitelikteki düzensizlik­lerin ortaya çıkardığı zorluklar kadar mü­him hale gelmiştir. Günlük çalışmamız bit­se bile az veya çok bir zamana kendimizi uydurmaya devam ederiz. Şu saatte evde bekleniyoruz, şu zamanda yemeği bitir­meliyiz, biraz sonra şunlar gelecek gibi. Çoğu zaman devamlı bir yeknesaklık hü­küm sürer ve belirli kalıplar içinde, bazen de basit düşüncelerimiz, basit hesaplarımız içinde sıkışıp kalırız.

Acaba niçin Paskal’ın düşündüğü gibi düşünemiyoruz? Zira o, insanı ve diğer yaratıkları başı ve sonu belirsiz gibi görünen doğru bir çizginin ortasında görür. Sanki bu, gökyüzüne çıkıp hayatı bir çizgi üze­rinde takip etme gibi bir şeydir. Kâinatın işleyişiyle ilgili bu zaman çiz­gisinde insana ayrılan çizgi bölümü gayet barizdir ve belli sınırlar içindedir. Bu süreyi fevkalâde hadiseler her an kısaltabildiği halde uzaması söz konusu değildir. Meselâ yüz yaş gibi bir yaşa gelince insan, kendisi­nin çizginin öbür tarafının mecburi davetçisi olduğunu bilir. O halde belli zaman sını­rı içinde insan, bu kadar kısa zamanda ne yapabilirim, ne yapmalıyım diye şaşırıp kalmakta mıdır? Bu, pek de öyle olmamak­tadır, bir bakıma duvarları ayna ile kaplı daracık bir odada bulunan insanın durumu­nu andırmaktadır. Oda, her yönüyle çok genişmiş gibi görünür. Fakat bir tarafa kü­çük bir hareket aynalara çarpmayla neticeleneceğinden insan ancak bu hadiseden sonra dar odada olduğunu anlar.

Öyle ya, gelecek için bir sürü plân ya­parız, “randevular” veririz, anlaşmalar ya­parız. Fakat küçük bir dikkatsizlik, bir ka­za, beklenmedik bir hastalık, hayatın son bulma anıyla burun buruna gelme, dünya­nın daha doğrusu zamanın o kadar geniş olmadığını bize kuvvetle hissettirir. Teselli için “yalan dünyada uzun emel boşuna” diye söylenilen sözler de aslında hep bu za­manın sınırlı oluşunun değişik ifadeleridir.

Zaman çarkı diye de adlandırılabilen bu büyük devirli çark adeta güzergâhı uzun bir trene benzemektedir. Biz insanlar, bir duraktan binip başka bir durakta inmekteyiz. O, yine yoluna devam etmekte. Güzer­gâh o kadar uzun ki nereden gelip nereye gittiğini ve kimin emriyle çalıştığını çoğu zaman aklımıza bile getirmediğimiz gibi ba­zen aklına getirenler de kendi kendine ha­reket ediyor, hedefini kendi biliyor ze­habına kapılmaktadırlar. Akl-ı selim sahibi kişiler ise kendilerini çok yakından il­gilendiren böyle bir hadiseyi inceden in­ceye tetkik edip Öylesine düzenli bir işleyi­şin gelişigüzel olamayacağını, hareket ha­linde olup belli bir hedefe giden bir trenin hareket ettiricisinin, hedefi tayin edicisinin mutlaka olması gerektiğini sezebilmektedir­ler.

Herkes Paskal olmasa bile, her insanda irade ve düşünebilme kabiliyeti olduğuna göre, sınırlı zaman içinde meydana gelen mikro-makro âlem arası mükemmel ilişki­ler, baş döndürücü kâinat hadiseleri, gece gündüzün meydana gelmesi, gözle güneş arasındaki ilişki, arının insana her yönüy­le ilâç olan balı yapabilmesi başka nasıl ifade edilebilir? Geçici dünya diye kastedilen yine bu kısa zaman süresi içindeki olaylara göre, çizginin devamında, çarkın dönen diğer kısmında, trenin gittiği daha uzak istasyonda, bunları hareket ettiren yi­ne bunları durdurup yaptığımız binbir çeşit iyi kötü davranışların neticesine göre başka bir âlemde yeniden devamına mukte­dir değil midir?

Hadiseleri derinlemesine tahlil etme­den,”evet” veya “hayır” diye kolayca ceva­bı verilecek bir soru değil herhalde. Her ha­dise karşısındaki davranışın soru-cevap ol­duğu bu imtihan meydanında sınıfı geçebil­mek öğreticiye kulak vermeden olacağa benzemiyor

20 Mayıs 2011 Cuma

Kimse kimsenin herşeyi olamazmış...

o kadar çok seversinki anlatamazsın onun için yapamayacağın hiç bir şey yoktur o kadar vazgeçilmezdirki o herşeydir.
tutulursun aniden bir kelimesine güzel yada yakışıklı olmasına hiç gerek yoktur kalırsın aniden onun tek bir lafına buna bile gerek yok sadece gülüşüne aşık olursun sonra o ne yapar karşılık vermez. vermekte zorunda değil gerci yapabileceğim başka bir şey yok diye gene vazgeçmessin çünkü sen onu gercekten çok seversin eğer biraz ikna güçün birazda şansın varsa onuda kendine çekersin sonra çok seversiniz birbinizi bi bakmışsınız aylar mevsimler seneler geçmiş tamam dersiniz işte benim ardığım bu ama o tek kelimesine aşık olduğunuz kişi tek kelimeyle sizi hayal kırıklığına uğratır bir anda ne oldugunu anlayamassın o çok sevdiğin sevgin bir anda uçup gider elinden ne yapsan faydası yoktur artık çünkü beklentiler beklentisiz gelmiştir.
unutulmaması gereken tek şey şudur "KİMSE KİMSENİN HERŞEYİ OLAMAZMIŞ"

Bilmem ki bu kadar zor mu ben'den bize geçmek?


Düşünün ki küresel ısınma nedeniyle önce kutuplardaki buzlar eridi ve dünyayı su bastı. Bunun üzerine su basan ülkelerdeki insanlar hala kuru kalan topraklara göç etmeye başladı. Bu göç sonucu dünyanın yiyecek kaynakları hem azaldı, hem de insanlara erişiminde sıkıntıya uğradı. Alış-veriş ve pazarlar dünyada yaşanan bu felaketler nedeniyle işlemez hale geldi.

Bu açmaz benim kişisel beyin jimlastiğimdir:

Kuru topraklarda yaşayan insanlar, yeni göç eden insanlara nasıl davranır?
Savaşlar çıkar, kıtlık ve hastalıklar oluşur mu?
Bu durumdan sağ çıkmanın bir yolu var mıdır?
Aklımda felaket senaryoları dönüyor, göç etmek isteyen halk göç etmesini engellemeye çalışan diğer halkla savaşıyor. İnsanlar acıdan kıvranıyor, zaten az olan kaynaklar bu savaşlarda çar çur oluyor.... Zor bir dünyada ayakta kalmaya çalışan ben ve sevdiklerim....

Bir süre önce ermiş gibi bir anda bundan zarar görmeden çıkmanın yolunu buldum. Hatta güzel haber, hepimizi kurtarabilirdi bu buluş! (Yalnız benim bulmadığımı da biliyorum üstelik!)

Eğer herkes birbirini (sadece sevdiklerini değil, herkesi, tüm dünyayı) kabullenir, yaşam alanını, yemeğini onunla paylaşırsa bu beladan zarar görmeden, savaşa girmeden, hastalıklar yayılmadan kurtulmak mümkündü.

Ben bunları düşünmekte yalnız değilim, hatta benden daha önce düşünen insanlarda olmuş, güzel güzel kitaplar da yazmışlar. M.S. 2150 bu kitaplardan biri.

Kısaca konusuna değinirsem 1976 yılında bir adam, astral seyehat ile 2150 yılına gidiyor ve orada kendine bir beden ediniyor. İki zaman arasında sürekli gidip geliyor ve amacı 2150'de o güzel makro dünyada kalmak oluyor. Bu nedenle de sürekli kendini makro bilgilerle geliştiriyor ve yetenekleri artıyor.

Kitap farklı kişiler tarafından değişik açılardan yorumlanmış. İnanca bağlayan, dünya düzenleri üzerinden de inceleyenler olmuş. Bilmem ki bu açıdan değerledirenler mikro düzeyden değerlendirmezler mi bu kitabı? :)

Bilmem ki bu kadar zor mu ben'den bize geçmek?

18 Mayıs 2011 Çarşamba

SIKILDINMI HERKESTEN ?? Dur bırakma



Yorgun bir şehir. Aslında yorgun bir şehir diye bir şey yok. Yorgun insanlar var, bu şehirde yaşayan. Ben de onlardan biriyim. Bedenim yorgun, beynim yorgun, gönlüm yorgun.

Sıkıldım artık insanlardan. Buradan. Her döndüğüm köşe başından. Bana her sabah selam veren simitçiden ve her akşam geçerken bana bakan o yaşlı adamdan. Kimse,benden bir başkasını aramamalı artık. Ben o adamın torunu değilim. Ne de o benim dedem olabilir.

Sıkıldım artık. Bedenime umarsızca, dokunulmasından. Belki güzel bir söz duyarım sevdasıyla geçirdiğim saatlerden, günlerden, hatta yıllardan. Üstelik hiçbir şey duymamaktan.

Sıkıldım artık insanlardan. Umut etmekten, rol kesmekten, kırılmaktan. Kırılmamış gibi yapmaktan, kırgınlıklarımı unutmuşcasına davranıp tekrar tekrar kırılmaktan.

Sıkıldım artık . Belki bir gün...diye dilekler dilemekten.
Sanki herkesi ben kurtaracakmışım gibi hissedip, Robin Hood olmaya çalışmaktan.

Sıkıldım ben artık insanlardan. Beni hiçe sayıp, yalan söylenmesinden Yalanları bilip de bilmemezliğe gelmekten. İdare etmekten. Kıyaslanmaktan.

Sıkıldım insanlardan artık. Çıkar için yaşayanlardan. Bunların benim çevremde olmasından. Bu insanlara hiç bir şey anlatamamaktan.

Sıkıldım artık insanlardan. Detaylarla uğraşmaktan. Hayatın her taşına dokunmaya çalışmaktan. Her dikenine elimi kolumu batırmaktan. Birini iyileştirmeden bir diğerine dokunmaktan.

Sıkıldım diyorum artık insanlardan. Elindeki fırsatları değerlendirmeyen, bunları hiç görmeyen ve üstüne üstlük fırsat doğurmaya çalışan doyumsuz, bilinçsiz, kendini yetiştirmeyen kör ve sağır insanlardan. Bu insanların gözü kulağı olmaya çalışmaktan.

Ben sıkıldım artık insanlardan. Gidin bir başka kahraman bulun kendinize. Bu roman bitiyor artık. Rüyanıza bile giremedi. Kötü bir karakter bu. İyi oturmamış, çelişkili ve yabancı size.
Gidin bulacağınız diğer kahramanla yemek yiyin, için, gülün, sevişin, kavga edin, dövün, öldürün. Ne yaparsanız yapın ama doğru zamanda yapın.

Ben, sıkıldım artık bu romandan. Bitsin artık.
Çok kalın diye okumak istemediniz bile. Korktunuz.
Oradan buradan karıştırdınız sayfalarımı.
Belki sonumu öğrendiniz ama hiç anlayamadınız…

ÖLÜMÖTESİ AŞK


Edebiyatımızın üç Seyranî'si vardır. Edirneli (Rumelili), Ispartalı ve Kayserili. En ünlüleri bu sonuncusu olup lirik şiirleri vardır. Hayatı menkıbelerle örülmüş bu adam çok derin ama o derecede hazin bir hayat yaşamıştır. O kadar ki ölümünden bir gün evvel evinde yiyecek bir şey bulamayınca bir asma yaprağını koparıp mangaldaki küle batırarak yiyecek, sonra da; "Ey nefis, ballar börekler yedin de adam olmadın, şu küllemeyi ye bakalım, belki adam olursun!" diye iç geçirecek derecede hazin. "Hak yoluna gidenlerin / Asa olsam ellerine / Er pir vasfın edenlerin / Kurban olsam dillerine" dizeleriyle başlayan semai onundur ve orada yürek yakan iki dize söyler:
(Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak)
Kemiğimi yapsa tarak
Yar zülfünün tellerine
Şu son iki dizeyi bir an durup gözlerinizi yumarak düşünün. Şöyle bir manzara göreceksiniz: Bir âşık var. Sevgilinin hasretiyle aşk şehidi olmak üzere. Ve içinden şöyle geçiriyor: "Keşke ben öldükten sonra kemiğimden bir tarak yapsalar da onu sevgiliye sunsalar. Böylece hasretiyle can verdiğim zülfün tellerine dokunabilir, kokusunu alabilirim."
Şu anda pek çoğunuzun Fuzulî'nin Su Kasidesi'ndeki o ünlü beytini hatırladığınızı biliyorum. Hani ne diyordu üstad:
Dest-bûsı ârzûsuyla ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su
"Dostlarım!.. Eğer sevgilinin elini öpme arzusuyla, o ele hasret çeke çeke ölecek olursam; mezarımın toprağından bir kase yapıp onunla sevgilime su ikram edin!.."
Fuzulî'nin dizeleri bir na'ttan alınmadır. Seyranî'ninkiler ise bir nefesten. O halde Seyranî'nin zülüften kastı tasavvufî bir remiz olmalıdır. Nitekim zülf sufiler lisanında "Hakk'ın zatı ve künhü"nü karşılar. Karanlık (zülüf) nasıl mechul ise Hakk'ın zatı da öyle mechuldür. Öte yandan zülüf (saç) kesret bakımından masivayı, sınırsız varlık ve taayyünü temsil eder ki; hakikisi bir güzelin yüzünü örttüğü gibi mecazîsi de Bir'in zatını örter. Bu durumda Seyranî'nin varlık adına çevresini kuşatan cümle eşyada o Bir'in kokusunu alma ve vuslat umuduyla hasretler çektiğini, bu hasretle can vermek üzere olduğunu vehmedebiliriz. Çünkü ancak bu durumdaki bir kişi "Kemiğimi yapsa tarak / Yar zülfünün tellerine" diyebilir. Kemik tarak zülfün telleri arasına girince insan için gizli olan sırlar açılacak, belki masivanın suretinden geçilip siretine erilebilecek.
Eski şiirimizin mana derinliği hemen bütün şairlere buna benzer çığlıklar attırmış, pek çok şair ölümden sonra devam edecek bir aşkın özlemini dile getirmişlerdir. İşte bir başkasının, Edirneli Celili'nin vasiyyeti. Daha trajik ve daha beşeri... İnsanın içini boşaltıp kederle dolduracak derecede de tesirli:
Öldükte bu ben hasteyi eşk ile yusunlar
Cânâne güzar ettiği yollarda kosunlar
Yani ki şöyle demek oluyor: "Umudum o ki, öldüğüm vakit beni gözyaşları ile yıkasınlar ve mezarımı sevgilinin gelip geçtiği yollar üzerine yapsınlar (ta ki öldükten sonra da onun kokusunu alabileyim, onu görüp hasret giderebileyim)." Bu beyitte iki husus var ki şair, zihinlerdeki karşılığını okuyucuya bırakmış. Birincisi "eşk ile (gözyaşı ile)" ifadesidir ki bize "Hangi gözyaşı; şairin bizzat kendi gözyaşları mı; yoksa ona üzülenlerin gözyaşları mı?" diye sordurtur. Eğer şairin gözyaşı ise onun sevgili hasretiyle ağlamaktan dolayı öldüğünü anlarız; yok ardından ağlayan dostların gözyaşları ise o vakit de bu derece muhteşem bir âşıkın dünyadan gidişine ağlayan diğer âşıklardan, belki rakiplerden bahsettiğini görürüz. İkinci husus şairin mezarını sevgilinin yolları üzerinde istemesidir ki bu da bize "ölen birinin dünyada bırakıp gittiklerinin hayatına girip girmediği" sorusunu sordurtur. Şairin istediği, mezarı üzerinde otlar, çiçekler, göz göz nergisler, kulak kulak güllerin bitmesi ve onlarla sevgiliyi seyredip kokusunu duyabilmesidir. Bir tenasuh talebi gibi görünen bu ifade aslında zavallı şairin aşkının büyüklüğüne, ölümden sonra da sevgiliye tutkunluğunun devam edeceğine dair bir taahhüde delalet eder ki fevkalade zarif ve şairane bir hayaldir.
SEYRANÎ ARADIM ONU HER YERDE
Seyranî, yaşadığı dönemde bazılarınca "Velî", bazılarınca "Sarhoş", bazılarınca "Deli" gibi lakaplarla anılmış, velilikle meczupluk arasında bir bilgelik sürerek ölmüştür. Hakkında pek çok rivayet, menkıbe ve hikaye anlatılmıştır. Rahmetli Hasan Ali Kasır'ın "Seyranî" isimli kitabında bunların hemen tamamı derlenmiştir (İstanbul 2001). İşte bir tanesi:
"Bir gün gözleri artık görmez olan bir dostu Seyranî'ye:
- Aah baba, artık bende dünyayı görecek göz yok, demiş
Cevap:
- Üzülme gayrı, dünyada da görülecek yüz kalmadı zaten!.. baktabul
BERCESTE
Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Firenk mi bilmem
Halli âsân değil müşkil muamma
Zulm-i zâlim göğe direk mi bilmem
(Dünyada bir devir (zaman, çark, dolap) dönüyor ama; İngiliz düzeni mi, ecnebî düzeni mi kestiremiyorum. Çözmesi çok zor, karmakarışık bir muamma bu... Anlayamıyorum; zalimin zulmü sanki göğe direk kesildi!..)
Seyranî (ö. 1866)
İskender Pala

isteksi keşkeler olmaması yada olması gereken keşke ler keşke olmasalar

Nefret Edilesi Keşkeler

Her sabah aynı koşuşturmaca içinde başlayan hayatların bir gün sondurağına varacağına bile bile terli yastıklardan baş kaldırmak ve güne keşkelerle başlamak mı bu gezegene geliş amacımız?
Banyo aynasının gerçekliğinde solgun simalarımızı fırça ve jilet darbeleriyle renklendirmeye çalışırken aslında kendimizi bile kandırdığımızı bilmiyor muyuz yoksa?
Güneş doğup doğmamakta karar vermeye çalışırken ,belediye otobüsü ya da tramvay bileti kuyruğunda gözlerini ovuşturarak simit kırıntılarını kuşlarla paylaşan minik çocuklar gibi çarpabilse yüreğimiz belki hayat daha heyecanlı olabilirdi gri kaldırım taşlarını tepelerken her Allah’ın günü...
Etrafımızda yeşilliklerin içinden gülümsemeye çalışan çiçeklerin taç yapraklarına düşen nemli çiğ damlalarına takılabilseydi gözlerimiz, süslü ve pahalı eşyalar yerine ,yanımızdan ürkekçe geçen ıslak kedinin yiyecek yalvarışlarına kulak verebilseydik belki her sokağa çıktığımızda içinde yaşadığımız şehre lanetler yağdırmazdık ,insanların mahmur yüz ifadelerini takındığı saatlerde.
Bilirdik bu kısır döngü değişmeyecek,yaşanan gün geri gelmeyecek.
Ne göz göre göre taş binaların erittiği genç bedenimiz eskisinden daha sağlıklı,ne kahkahalarımızın çevrelediği çocuk ruhumuz önceki kadar mutlu olacak.
Bugün dünü aratacak,
Yarın her günden belki de beter olacak.
Ne bir garanti belgesi imzaladık Hak katında,Ne dayanağımız var sağlıcakla ve hoş kalmak
adına geri kalan ömr-ü hayatımızda.
Keşkelerle başlayan ömür maceramızda değişen birşey yok yıllar sürgünlerini çürütse de yağmur yüklü mevsimlerde nemlerden.
Çocukluk büyüme hevesiyle geçerken,gençlik hayallerini belki bir gün zengin ve mutlu olmak süslüyor yaşlanma olgusunu hatrımıza bile getirmeden...
Nefret edilesi keşkeler dolduruyor yaşam bankamızda sermayemizin fonlarını.

düşeri görmek

İlk çarpışmada bütün silahları bırakıp kaçmak, belki de en
doğrusu buydu. İllaki zoru seçmek akıl işi değil mi acaba ?Sevmek,
ölesiye istemek de yeterli değilmiş demek ki. Neden herkes aynı şeylerle avunurur durur ki. Hiç mi kendi dünyalarını
keşfedemiyorlar? Üstelik de başkalarına engel oluyorlar. Her
kesin bir düzende, bir yolda, bir istifte olmasını istiyorlar.
Neden? Oysaki dünyadaki her kişi -bilirse eğer- gerçekten
apayrı bir gizler ülkesidir. Çocukken yaptıklarınızı düşünün. Ne düşünceler içindeydiniz. Sonra ne oluyorsa yaş
olgunlaşınca düşünceler, düşler ölüyor. Ve onları yine dirilir
diye lime lime edilen derin toprağa gömüyoruz. Bu da yetmezmiş
gibi başkalarını da aynı şeye zorluyoruz. Ona da iyilik ettiğimizi düşünü-
yoruz.
İşte, düşlerimiz ölünce biz de öldük. Salt yemek yiyoruz,
yatıyoruz, kalkıyoruz. Konuşmuyoruz, bağırışıyoruz, anlaşılmaz
bir şeyler söylüyoruz. Ama konuşmuyoruz, anlaşamıyoruz.

Bütün bu şeylere rağmen kendi adıma bazı düşleri yaşatmayı
arzuladım. Bu yüzden kendimle gurur duyuyorum. Diğer insanlar
bunu da yapmadı. Bir çok pişmanlıklarım, sıkıntılarım var. Ama,
yine de yaşamaya çalışıyorum. Ancak, biliyorum, bu da büyük bir
hüsranla bitecek. Yolun sonuna geldiğimde anlayacağım bunu.

belirsizlikler

Tek benmiyim hayattta böyle olan aceba değlidir tabiki ama insan kendini o kadar kötü hissediyorki şu an içinde bulunduğu durum seni okadar yoruyorki ne yapacağını anlamıyorsun hayat seni nereye sürükleyezek bilemiyosunki belli degil işta belirsizlikler içerisinde yaşıyorsun ama emin ol böyle gitmeyecek diyebilmeyi o kadar istiyorumki bak ilerde istediğin yerde olacaksın diyecek birine ihtiyacım çok hep birilerinin yerinde olmak istemek hep keşke hepkeşke bıktım bunlardan ne yapayım ben allahım ne yapayım ben bunaldım bu sorunlardan hayatta ne istersek hep böyle boş mu cıkmak zorunda ne yapabilirim tek çarem sennsin Allaım zaten hep öyleydin ve öyle kalacaksın ne yapalım kadermi diyelim bilmiyorum ki ben neden başkası gibi değilim içimden geleni istediğim gibi yapamıyom bu acı çok acı gercekten ilerisi çok korkutuyor beni allahım bana yardım et lüfen senden istediğim şu ilk olarak ahiretimi kurtarmak sonra bu dünyamı kurtarmak ben çok günahkarım allahım ama yardım et bana nolur ben böyle olmak istemiyorum lütfen bana yardım allahım allahım yardım istiyorum duy sesimi beni bırakma tek başıma yapma allahım sensiz olamam ben lütfen dumamı kabul et ve bende mumur olayım sana yalvarıyorum allahım biliyorum sana acılan elller geri çevrilmez ...align=justify>color=#cc0000 size=2>Alllahım içime farahlık ver beni kimsenin eline düşürme tek bırakma beni rabbim yalnız bırakma beni allahım tek kalmayayım hayatta bırakma beni biliyorum çok hatam var ama affet beni allahım affet beni allahım


aminnnn

8 Mayıs 2011 Pazar

Her kadın evlenmeli ama hiçbir erkek evlenmemeli.



Ölüm hayatta büyük kayıp değildir. Asıl büyük kayıp,yaşarken içimizde ölenlerdir



4 YIL OKUDUKTAN SONRA POLİS OLMAK İSTEYEN ARKADAŞLAR DİKKAT!!!




BİLGİLERİNİZE

Arkadaşlar 4 yıl herhangi bir bölüm okuduktan sonra eger iş bulamadıysanız ve bölümünüzü sevmeden aile baskısı yada herhangi bir neden dolayı zorunlu olaraktan gittiyseniz ve her zaman içinizde yatan maceracı ve aksiyon hareketi yatıyorsa neden polis olmayasınız değilmi?

zaten günümüz olanaklarında iş bulmak adetA ölüm gibi geliyor insana oysa polis omak hem onur verici bir şey hem iş sıkıntısı olmayan meslek bunun için;

herhangi bir üniversitenin herhangi bölümünden mezun olmak

boy kilo şartlarını taşıyor olmak

yaş sınırını gecmemiş olmak

sağlık koşullarının uygun olması

bu kadar koşul fazla bir şey istemiyorlar bence herkes şansını denemelidir. ve o muhteşem üniformayı giymelidir beklemeyin arkadaşlar...