
Edebiyatımızın üç Seyranî'si vardır. Edirneli (Rumelili), Ispartalı ve Kayserili. En ünlüleri bu sonuncusu olup lirik şiirleri vardır. Hayatı menkıbelerle örülmüş bu adam çok derin ama o derecede hazin bir hayat yaşamıştır. O kadar ki ölümünden bir gün evvel evinde yiyecek bir şey bulamayınca bir asma yaprağını koparıp mangaldaki küle batırarak yiyecek, sonra da; "Ey nefis, ballar börekler yedin de adam olmadın, şu küllemeyi ye bakalım, belki adam olursun!" diye iç geçirecek derecede hazin. "Hak yoluna gidenlerin / Asa olsam ellerine / Er pir vasfın edenlerin / Kurban olsam dillerine" dizeleriyle başlayan semai onundur ve orada yürek yakan iki dize söyler:
(Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak)
Kemiğimi yapsa tarak
Yar zülfünün tellerine
Şu son iki dizeyi bir an durup gözlerinizi yumarak düşünün. Şöyle bir manzara göreceksiniz: Bir âşık var. Sevgilinin hasretiyle aşk şehidi olmak üzere. Ve içinden şöyle geçiriyor: "Keşke ben öldükten sonra kemiğimden bir tarak yapsalar da onu sevgiliye sunsalar. Böylece hasretiyle can verdiğim zülfün tellerine dokunabilir, kokusunu alabilirim."
Şu anda pek çoğunuzun Fuzulî'nin Su Kasidesi'ndeki o ünlü beytini hatırladığınızı biliyorum. Hani ne diyordu üstad:
Dest-bûsı ârzûsuyla ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su
"Dostlarım!.. Eğer sevgilinin elini öpme arzusuyla, o ele hasret çeke çeke ölecek olursam; mezarımın toprağından bir kase yapıp onunla sevgilime su ikram edin!.."
Fuzulî'nin dizeleri bir na'ttan alınmadır. Seyranî'ninkiler ise bir nefesten. O halde Seyranî'nin zülüften kastı tasavvufî bir remiz olmalıdır. Nitekim zülf sufiler lisanında "Hakk'ın zatı ve künhü"nü karşılar. Karanlık (zülüf) nasıl mechul ise Hakk'ın zatı da öyle mechuldür. Öte yandan zülüf (saç) kesret bakımından masivayı, sınırsız varlık ve taayyünü temsil eder ki; hakikisi bir güzelin yüzünü örttüğü gibi mecazîsi de Bir'in zatını örter. Bu durumda Seyranî'nin varlık adına çevresini kuşatan cümle eşyada o Bir'in kokusunu alma ve vuslat umuduyla hasretler çektiğini, bu hasretle can vermek üzere olduğunu vehmedebiliriz. Çünkü ancak bu durumdaki bir kişi "Kemiğimi yapsa tarak / Yar zülfünün tellerine" diyebilir. Kemik tarak zülfün telleri arasına girince insan için gizli olan sırlar açılacak, belki masivanın suretinden geçilip siretine erilebilecek.
Eski şiirimizin mana derinliği hemen bütün şairlere buna benzer çığlıklar attırmış, pek çok şair ölümden sonra devam edecek bir aşkın özlemini dile getirmişlerdir. İşte bir başkasının, Edirneli Celili'nin vasiyyeti. Daha trajik ve daha beşeri... İnsanın içini boşaltıp kederle dolduracak derecede de tesirli:
Öldükte bu ben hasteyi eşk ile yusunlar
Cânâne güzar ettiği yollarda kosunlar
Yani ki şöyle demek oluyor: "Umudum o ki, öldüğüm vakit beni gözyaşları ile yıkasınlar ve mezarımı sevgilinin gelip geçtiği yollar üzerine yapsınlar (ta ki öldükten sonra da onun kokusunu alabileyim, onu görüp hasret giderebileyim)." Bu beyitte iki husus var ki şair, zihinlerdeki karşılığını okuyucuya bırakmış. Birincisi "eşk ile (gözyaşı ile)" ifadesidir ki bize "Hangi gözyaşı; şairin bizzat kendi gözyaşları mı; yoksa ona üzülenlerin gözyaşları mı?" diye sordurtur. Eğer şairin gözyaşı ise onun sevgili hasretiyle ağlamaktan dolayı öldüğünü anlarız; yok ardından ağlayan dostların gözyaşları ise o vakit de bu derece muhteşem bir âşıkın dünyadan gidişine ağlayan diğer âşıklardan, belki rakiplerden bahsettiğini görürüz. İkinci husus şairin mezarını sevgilinin yolları üzerinde istemesidir ki bu da bize "ölen birinin dünyada bırakıp gittiklerinin hayatına girip girmediği" sorusunu sordurtur. Şairin istediği, mezarı üzerinde otlar, çiçekler, göz göz nergisler, kulak kulak güllerin bitmesi ve onlarla sevgiliyi seyredip kokusunu duyabilmesidir. Bir tenasuh talebi gibi görünen bu ifade aslında zavallı şairin aşkının büyüklüğüne, ölümden sonra da sevgiliye tutkunluğunun devam edeceğine dair bir taahhüde delalet eder ki fevkalade zarif ve şairane bir hayaldir.
SEYRANÎ ARADIM ONU HER YERDE
Seyranî, yaşadığı dönemde bazılarınca "Velî", bazılarınca "Sarhoş", bazılarınca "Deli" gibi lakaplarla anılmış, velilikle meczupluk arasında bir bilgelik sürerek ölmüştür. Hakkında pek çok rivayet, menkıbe ve hikaye anlatılmıştır. Rahmetli Hasan Ali Kasır'ın "Seyranî" isimli kitabında bunların hemen tamamı derlenmiştir (İstanbul 2001). İşte bir tanesi:
"Bir gün gözleri artık görmez olan bir dostu Seyranî'ye:
- Aah baba, artık bende dünyayı görecek göz yok, demiş
Cevap:
- Üzülme gayrı, dünyada da görülecek yüz kalmadı zaten!.. baktabul
BERCESTE
Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Firenk mi bilmem
Halli âsân değil müşkil muamma
Zulm-i zâlim göğe direk mi bilmem
(Dünyada bir devir (zaman, çark, dolap) dönüyor ama; İngiliz düzeni mi, ecnebî düzeni mi kestiremiyorum. Çözmesi çok zor, karmakarışık bir muamma bu... Anlayamıyorum; zalimin zulmü sanki göğe direk kesildi!..)
Seyranî (ö. 1866)
İskender Pala
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder